13 Eylül 2008 Cumartesi

Bir gün..


Ankara'lı yazılara çizgilere devam. Gündemim bu.

10 Eylül gecesi "Sssaayğn yolcularms hayrlı yolclkhlar dileeğrs" anonsuyla 8.5 saatlik sıkıcı otobüs yolculuğu başlıyor. Otobüste uyuyabilen bir insan değilim. Otobüste okuyabilen bir insan da değilim. Hâl böyle olunca otobüs yolculuğu da can sıkıcı oluyor. Bir de gece olunca, çevredeki o sarı sarı otları, ayçiçeği tarlalarını, bol çanak antenli gizemli villaları, inekleri izleyemeyince insan; daha da boğuluyor. Muavin arkadaşımız tarafından ikram edilen bilumum topkek, kola, su gibi gıdaları hiç geri çevirmeden şuursuzca tıkınıyorum. Gece 03.30 civarı ilk kez kafam kenara düşüyor, hafif uyuyor gibi oluyorum. Işıklar yanıyor. Mikrofonu kapan muavin "Sssaayğn yolcularms Varan teğssslernde yarm saağt mola veriors" diye çığırıyor. Yapacak bir şey yok. sıkıntıdan aşağı iniyorum. Pişmaniye ve cevizli sucuk diyarı olan markete dalıp "Olips" gibi "Halley" gibi birbirinden gereksiz şeyler alıyorum laf olsun diye. 

11 Eylül sabah 07.30'da AŞTİ'deyim. Bildiğin terminal işte. "7 tane boğaça -evet boğaça- 1 Lira" gibi fantastik kampanyalar yapan seyyar simitçiler bu terminalde de mevcut. "1 Numaralı Kafeterya" adlı güzide mekanda on sekiz yıllık kısa ömrüm boyunca yediğim en iğrenç tostu yedikten sonra, 00.00 otobüsüyle gelen sevgili arkadaşım Damla ile buluşup taksiye atlıyor, ODTÜ yollarını tutuyorum. 

10.30'da hazırlık sınıfındaki seviyemi belirleyecek olan İngilizce sınavına giriyorum uykusuzluktan bir milyon olmuş kafayla. 100 üzerinden 76 alarak "Upper Intermediate" oluyorum. Sınavdan sonra... Evet işte sınavdan sonra artık çileli dakikalar başlıyor benim için. "Sekizinci yurt"a yerleştiğimi öğreniyorum. Buraya kayıt yaptırmam gerekiyor. Birtakım resmi işler yapmam gerekiyor yani. Banka-Yurt-PTT üçgeninde kendimi kaybediyorum, güneş başıma geçiyor. Allahım neden. Neden var bu işler. Neden yapıyoruz bunları. Anlamıyorum.

Okulda işleri bitirince "Bilkent Center" adlı alışveriş merkezinde Nilay adlı sevgili arkadaşımızla vakit geçiriyoruz. Burada parlak sarı çizgili siyah Adidas eşofman altı giyen kızlardan var işte bir sürü. Bilkent'e gidiyorlar tahmin edebileceğiniz gibi.

Dönüş vakti geliyor gibi. Gara gitmemiz lazım. Bunu nasıl yapacağımız hakkında bir fikrimiz yok. Sorduğumuz insanlar "Sshhiye köprsnde inin metroyla Ulus'a gidn." diyorlar bize. Dolmuşta giderken bir de bakıyoruz, aha gar?! Garın arkasından geçiyormuşuz da haberimiz yok. Apar topar iniyoruz, gidiyoruz. Burada fotoğraf çekerken güvenlik görevlisi bir arkadaş burada fotoğraf çekemeyeceğimizi söylüyor. "Ha?" diyoruz. "Çekemezsiniz." diyor. "Nasıl ya?" diyoruz. "Hiçbir yerde çekemezsiniz." diye coşuyor. "Oldu." diyip gidiyor, garın iç kısmında çekiyoruz fotoğrafları.

Tren. 15 saat yol. Yine de otobüsle kıyaslanamayacak kadar eğlenceli ve rahat. Ara sıra seri haldeki "Gdamdam gdamdam gdamdam" sesleri beynimize vursa da genellikle uyuyabiliyoruz. Restoran var bir de burada. İnsan oturunca burada bir seviniyor falan. "Ehe mehe yemek yiyoruz lan trende eheh." diye bir tripteyiz biz de. 

Bitti. Vardık. Ölüyoruz. O değil de sıkıcı bir yazı oldu sanki bu. Pek memnun kalmadan basacağım "Yazıyı Yayınla" butonuna. Neyse lan olur öyle arada. Esen kalın.

s.

2 yorum:

ayşenaz dedi ki...

yok ya hiç sıkıcı olmamış.
ankara'da sandığın kadar sıkıcı değil bunu görmüşsün zaten.
resim de şahane.

Görkem dedi ki...

ankara sıkıcı. bu böyle biline.