9 Aralık 2010 Perşembe
17 Kasım 2010 Çarşamba
Misli..

Severim futbolu. Hani üzerine hisli hisli yazılar yazacak, hayata benzerliği üzerinden sevimli tespitler yapacak kadar değil belki ama; televizyonun başına geçtim mi de Ntv Spor'u açarım arkadaş. Sorsan sayarım Beşiktaş'ın 11'ini yani. Ha ama, işin teknik boyutuna girdik mi, orada haddimi bilirim dostlarım. Anlamam yani. Maçı izlerken savunma bloğundaki kopukluğu, orta sahadaki düzensizliği filan pek sezemem, öküz gibi topu izler gözlerim. Anca "Bi takım gol atsa maç zevkli olucak ama...", "Abi orta yapıyo iyi de kafa vurucak adam yok ki." gibi sığ yorumlar yaparım ekran karşısında.
Bu seviyede futbol kültürüyle de maçların nasıl sonuçlanacağına dair mantıksal çıkarımlar yapmak pek mümkün değil, takdir edersiniz ki. Hele ki bu çıkarımları kağıda döküp, bahis sektörünün ekmeğini yemek, hiç mümkün değil. Lâkin biraz hadsiz bir insan olduğumdan, zaman zaman bu işe de kalkışıyorum. İddaa oynuyorum arada.
Oynuyorum dediğime bakmayın dostlarım, pek beceremiyorum aslında. Hayır hayır, yanlış anladınız! Maçları zaten bilemiyorum da, kuponu doldurmayı da pek beceremiyorum yani. Geçen oynadık misal, dört tane maç yazıverdim kağıda. 10 yaşında piçler bile tıkır tıkır doldururken kuponları; ben oynadığımız maçlara bir göz atınca, oldukça sarsıldım. "Abi bu maçta birinin 10 farklı yenmesi lazımmış yaa.", "Aaa olum ben ilk yarı Lazio demişim lan hassktiir." şoklarını yaşadım üst üste. Bırakın maçın sonucunu bilmeyi, sığ düşüncelerimi kağıda bile dökmekten acizdim.
Böyle 15-20 kere falan oynamışımdır herhalde. Yine geçenlerde bir dost meclisinde, geçtim o yeşil yeşil programın başına. Bu kez vaktim de yoktu, zira "Beyler Bursa maçına 10 dakika var, onu yazacaksanız acele edin." şeklinde daraltıyordu beni tezgâhın başındaki kara vicdanlı. 4 tane maçı yazıverdik umarsızca. Neyse ki bu kez kuponu doğru doldurmayı başarmıştım tecrübeli dostlarımın yardımıyla. 1'e 15 veren kuponumuz hazırdı. Yine "Abi Wolfsburg on ikinci, Schalke on beş. Çok sakat maç berabere biter." mantığıyla hazırlanmış, yüzeysel bir kupondu ne yazık ki. Schalke 04 kulübü başkanı gelip "Pardon arkadaşım, bizim takımdan 5 oyuncu sayar mısın?" dese, söyleyecek lafım yok .mına koyim.
Lafı fazla uzatmayayım, kupon bir şekilde tuttu efendim. Vallahi bak. Tarifsiz hisler yaşadım. Son maçın bitiş düdüğünün üzerinden 1 dakika geçmeden, İddaa bayiinde aldık soluğu. 45 Lira. Hiç fena değil. Şimdi, yirmi senelik ömründe 1 (bir) kez yaşamışsan bu sevinci, fazla uzatma di mi ama? Al paranı geç. Bırak bu işleri. Şansın yaver gitti, çıkardın işte senelerin zararını?
Bu sabah kısa bir yürüyüş yaptım İzmir sahillerinde dostlarım. ATM'ye de uğradım. "Ödemeler" sekmesinden, "Şans Oyunları"na ulaştım. Misli.com hesabıma 10 lira aktardım. Mâlum bugün milli maçlar var. Şimdi izninizle takımları analiz etmeye gidiyorum. Hollanda tam kadroymuş, bizi yener. Almanya da oturmuş bir takım sonuçta, tokatlar geçer İsveç'i.
s.
Edit 1: Ulan "İddia"yı "İddaa" diye yazan bir nesil yetiştirdiniz, şimdi de benim cebime göz diktiniz şerefsizler.
Edit: 2 Lira yatırdığım ilk kuponumda yazdığım 4 maçın, 4'ü de yattı. Pes etmeyeceğim.
31 Ekim 2010 Pazar
10 Eylül 2010 Cuma
Dangerous Liaisons..

Vicomte de Valmont: I'm not going to deny that I was aware of your beauty. But the point is, this has nothing to do with your beauty. As I got to know you, I began to realize that beauty was the least of your qualities. I became fascinated by your goodness. I was drawn in by it. I didn't understand what was happening to me. And it was only when I began to feel actual, physical pain every time you left the room that it finally dawned on me: I was in love, for the first time in my life. I knew it was hopeless, but that didn't matter to me. And it's not that I want to have you. All I want is to deserve you. Tell me what to do. Show me how to behave. I'll do anything you say.
(Güzelliğinin farkında olduğumu inkâr etmeyeceğim. Lâkin, bu güzelliğinle ilgili bir şey değil. Seni tanımaya başladıkça, güzelliğinin özelliklerinin en değersizi olduğunu fark ettim. Senin erdeminden büyülendim ben. Onun içinde kayboldum. Bana neler oluyor, anlamıyordum. Ne zaman ki, her odayı terk ettiğinde o fiziksel acıyı hissetmeye başladım, işte o zaman kafama dank etti: Aşıktım, hayatımda ilk kez. Bunun umutsuzbir aşk olduğunun farkındayım, ama fark etmiyor. Ayrıca, bu sana sahip olmak istediğim anlamına gelmiyor. Tek istediğim seni hak etmek. Bana ne yapmam gerektiğini söyle. Nasıl davranmam gerektiğini. Dediğin her şeyi yapacağım.)
***
Efendim lafı fazla uzatmayacağım. Geçenlerde bir film seyrettim: Dangerous Liaisons. Tehlikeli İlişkiler. İlişki dediysem, bildiğin cima etmek anlamında ha, bilesin. Sene 1782. Bu Valmont, o dönemin ağır s.kicilerinden. İşi gücü yok, hali vakti de yerinde, karıya kıza sarkıyor. Olayı o. Ha ama "sarkıyor" dediysem, nah yukarıdaki gibi sarkıyor işte. Tek amacı hanımı yatağa götürebilmek, ama tarz budur. Yanlış anlama olmasın.
Şimdi Valmont bunları bana dese, benim gözlerim parlar. O derece yani. Diyeceğim; 228 sene önce bu işler bu şekilde yürürken, şimdi "Canım, arkadaşın evine gidelim istersen, çok kalabalık oldu burası, he?" eşiğine nasıl geldik lan? İnsanoğlu olarak bir ilerleme kaydetmemiz gerekmiyor muydu bizim? Şimdi ben orada burada "Beyler yengenizle bu akşam bir şeyler olabilir. Tsıhıhıhı.", "Abi içkili ortam olacak sonuçta, belli olmaz." diyen arkadaşlarımı ve kendimi bir kenara koyuyorum, Valmont'u bir kenara koyuyorum. Asıl tehlikeli ilişkiler bizimkiler lan. 228 sene diyorum canım, aloo?
s.
***
Not: Evet yukarıdaki gibi şeyler konuşuluyor, üzgünüm.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Visual Artist..
Hani biz uğraşmasak bile, küçük yaştayken ailelerimiz uğraşıyor pek çok kez. Kurslara yolluyorlar bizi. Kurs içinde kalıyoruz. Eskrime başlıyoruz misal. Keman çalıyoruz. Yüzmeye gidiyoruz. Bazen çocuk yürüyor gidiyor o alanda, çoğu kez cacık olmuyor. Bazı çocuk kendine bir uğraş buluyor, bazısı bulamıyor. İşte o "bulamayanlar"ın bir kısmı da, ergenliğin ardından başlıyor paniğe tabii. Akranları yüzme şampiyonalarında altın madalya kovalarken, şan derslerinde fink atarken; "Mal gibi kaldık lan." diye düşünüyorlar. Böyle düşünenlerden belli bir gelir düzeyinin üstünde olanlar da, fotoğraf sanatına gönül veriyor pek çok kez.
Durun dostlar, kızmayın hemen! Sanmayın ki burada fotoğraf sanatına taş atıyorum. Sanmayın ki sanatını başarıyla icra eden arkadaşları karalıyorum. Hepsini tenzih ederim. Benim derdim, rahat batması vesilesiyle fotoğraf sanatına gönül veren dostlarla. Hayır yani; tamam anladım rahat battı, maddi olanakların da "Nikon DX48309244BQ" tadında milyarlık bir aleti karşılamaya yetiyor. Hay hay. Güle güle kullan. Lakin nedir bu orada burada "Visual Artist" kafasında dolaşmak? Nedir bu özgüven canım kardeşim?
-When people run in circles, It's a very very, mad world, mad world... Eşi dostu da maymun ediyorsunuz sonra. Yamuk yumuk fotoğraflarını çekiveriyorsunuz insanların, sonra aratıyorsunuz Google'da "How to create sepia tone", "How to create sepia tone in photoshop" deyü. Bas efekti. Koy alta şarkı sözünü. Sonra ver elini Deviantart. Neymiş efendim, "Art community". Canım zaten bayılmışsın makineye mangırları, eşşeğin oğluna versen o da çekecek o fotoğrafı, 2.1 megapixel Nokia ile çekmiyorsun ya. Sepyayı da bilgisayar hallediverdi. Şarkıyı da Lily Allen yazmış. Şimdi kusura bakma da yapacağın görsel sanatın içine sıçayım canım kardeşim.
Bak tekrar diyorum, bu işe gönül vereni görüşlerimden tenzih ederim. Lakin bilmiyor muyum lan ben sizin ortamlarda reputation'unuza +1 puan eklemek adına bu maymunlukları yaptığınızı. HA? Akşam akşam sinirlendirdiniz lan beni. Ben gidiyorum. Lig başlıyor. Haydi Beşiktaş.
-Siktir git lan sen de.
s.
20 Temmuz 2010 Salı
7 Temmuz 2010 Çarşamba
Zevk..
"Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlar olmasa da olur." -Oscar Wilde
***
Geçenlerde İnci Pastanesi'ne düştü yolum. İstiklal Caddesi'nin üstünde küçük, izbe bir mekan. "Profiterolleri çok meşhurmuş da, annemler hep öğrencilik yıllarında gidermiş de." İyi dedik, gittik. Duvarda Muazzez Ersoy'un profiterol yerken çekilmiş fotoğraflarını görünce mekânın şanına şöhretine ikna oldum. Yedik. Merak etmeyin dostlarım, Haşmet Babaoğlu tadında sürdürmeyeceğim bu yazıyı. İyiydi güzeldi profiterol. Lakin bizim İzmir'de evin oradaki "Sindoma Profesör Unlu Mamüller"in yaptığı profiterolü getir, onu da yerim. O da güzel.
Maç seyrettim sonra, malum Dünya Kupası. Ömer Üründül yorumluyor maçları, bilirsiniz. Oradan buradan duyuyorum; yok efendim "Ömer Üründül'ün yorumladığı maçlarda sesi kapatıyorum", yok efendim "TRT'ye tahammül edemiyorum netten takip ediyorum." filan. Anlam veremiyorum. Hayır yani, anana küfretmiyor ya bu adam. Kendi çapında bir şeyler söylüyor sonuçta. Bana Ömer Üründül'ü getir onu da dinlerim. İlker Yasin konuşsun, yine televizyonun sesini kapatmam herhalde. O da olur.
Sonra Çeşme'ye düştü yolum geçenlerde ayıptır söylemesi. Amele gibi soyulmamak adına bir güneş kremi alalım dedik. Girdik markete. "Lure Güneş Kremi" var. Başka da yok. İyi dedim, alalım. Nereden düştüm bu hataya. Yok efendim "Nivea olmazsa olmazmış.", yok efendim "Bilinmedik krem kullanılmazmış." Yani tamam. Haklısınız tabii, Nivea daha çok güven veriyor Lure'den, lakin ebemiz sikilmez ya bir gün de onu sürsek? Bana olur yani. O da güzel. O da krem, sürülüyor sonuçta.
Çıktık sonra İnci Pastanesi'nden. "Nasıl?" dedi annem. "İyi yani, ne bileyim, profiterol işte." dedim. "Sen ne anlarsın be, seni getirende kabahat." diye sitem etti annem.
***
"Olur abi, fark etmez bana yani." -Sinvegur
s.
11 Haziran 2010 Cuma
Ehliyet: Part III..

Efendim bilmem hatırlar mısınız, 2009 senesinin Aralık ayında "Ehliyet" başlıklı bir yazı dizisine girişmiş, lakin iki yazının ardından esrarengiz bir biçimde ortalardan kaybolmuştum. İşte bugün, tamı tamına 6 ay sonra bu üçlemenin son halkasıyla sizlerleyim. Size en son seslendiğimde yazılı sınava giriyordum. Girdim, geçtim, bir şey yokmuş. Neyse efendim direksiyon sınavına da girdim, geçtim, onda da bir şey yokmuş. Lakin, direksiyon sınavının sömestr tatilimin tam ortasına denk gelmesi sebebiyle, girmem gereken tarihte değil de daha sonra girdim ben falan. Bunun bedelini de ehliyet kursuna ekstra bir 50 lira borçlanarak ödedim.
İşte tee 4-5 ay önce olan bu olayların ardından, 50 liralık borcun çingen bünyeme etkisinden ötürü ben kursa gidip de ehliyet için gerekli belgeleri almadım. Uğramadım kursa. İhmal ettim. Lakin okul bitmeye yaklaşınca benim de götüm tutuştu, atladım gittim Kızılay'ın göbeğindeki ehliyet kursuma.
Sıcak bir karşılamanın ardından kurstaki sekreter ablayla karşılıklı oturduk. Kendisine güzelce hâl hatır sormamın ardından konu benim belgelerime geldi. "Tabii" dedi sekreter abla, "Hemen bakıyorum sistemden.". Gülümsedim. Her şey iyi giderken "Yalnız 50 lira borcunuz gözüküyor." dedi sekreter abla. Şu güzel ortamı bozmuştu sekreter abla.
Yalnızca birkaç saliselik bir sessizlik yaşandı dostlarım. Ben bu birkaç salisede mantığımın ve çingenliğimin amansız çarpışmasına şahit oldum. Saatler geçmişti sanki bu arada. Ardından ağzımdan dökülen kelimeler bu mücadelenin galibini açıklar nitelikteydi:
"Elli lira mı?"
Sekreter ablanın da yüzü ekşimişti. Şaşkınlıkla devam ettim: "Bu ikinci sınavın şeysi mi o? Ben onu verdim ki sınav sabahı. Burada siyah saçlı bi hanım vardı ona verdim ki ben.". Resmen yalan söylüyordum. Diyalogumuzun yaşandığı sırada sarışın olan sekreter abla, o siyah saçlı hanımın kendisinden başka biri olmadığını ve para aldığı herkese anında makbuz verdiğini söyledi. İşte bu noktada sıçmıştım. Elimden gelen tek şey sıvamaktı artık. Geri dönülmez bir yoldaydım. Bir daha hayatım boyunca görmeyeceğim bu insanların karşısında yüzümü kızartmayı göze almıştım.
"Kardeşim siz bana makbuz vermeyi unuttuysanız bu benim suçum mu!!1 Sizin ihmalkarlığınızın bedelini ben mi ödicem!! Bu ne rezalet kardeşim yetkili biri yok mu!". Sekreter abla bana müdür beyin odasını işaret etti umarsızca. Kalktım ilerledim kararlı adımlarla. Dışarıdan bakınca tarihin en büyük hak arama mücadelesini yapıyor gibi gözüken ben, içimden "Lanet olsun 50 lirasına, çıkarın lan beni buradan." diye haykırıyordum.
Müdür beye karşı da yüksek desibelle ve olağanüstü bir ciddiyetle sürdürdüğüm mücadelem açıkçası pek tesirli olamadı. "Efendim makbuz almamışsınız..." diye savuruyordu bütün ataklarımı. Söylediğim yalana o kadar kaptırmıştım ki kendimi, ödemediğim 50 lira için başlarına yıkacaktım kursu adeta. İçeriden sekreter ablayı duyuyordum bir yandan. İçeride beni bekleyen arkadaşıma "kurs ücretini yatırdığını iddia edip sonra kıvıran adam"ın hikâyesini anlatıyordu. Başka çarem kalmadı. Dönülmez diye girdiğim bu yoldan bir an önce kaçmazsam pencereden aşağı atacaktım kendimi.
"Tamam alın lanet olsun 50 liranız!!1" diye haykırarak, sanki bu pislik yuvası kursta bir an bile durmak istemediğimden ötürü ikinci bir parayı vermeyi göze almışım gibi davrandım. B planım buydu. Makbuzumu ve dosyamı teslim aldım. Koşar adım kaçtım gittim kurstan. 50 lirayı kurtaramamıştım ama yüzümde hakkımı aramış olmamın gururu vardı. Sonra "Ne hakkı lan ben zaten vermemiştim ki o parayı." diye düşündüm. Gülümsedim. Gittim aldım ehliyetimi.
s.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Ekonomi..

3 Haziran 2010 tarihinde "Econ210" finalim var. Makroekonomi. Ne yazıktır ki, konuyla uzaktan ya da yakından herhangi bir alakam yok. Elimde tuğla gibi bir fotokopi. İçinde "Gross Domestic Product" gibi, "Short Run" gibi şeyler yazıyor. Bilmiyorum.
Bugün 24 Mayıs 2010. Saat 00.36. Bilgisayarımın başındayım. Normalde, ders çalışmamak için Youtube'dan "Unbelievable goalkeeper mistakes" falan gibi videolar izliyor olmalıyım şu sıralar. Lakin bu kez karşımda Bağımsız Türkiye Partisi'nin web sayfası açık. "Milli Ekonomi Modeli"ni okuyorum: Prof. Dr. Haydar Baş'ın ülkemizi aydınlık yarınlara götürecek, çığır açan ekonomik sistemini. Görüyorum ki; ülkemizin 3.5 katrilyon dolarlık bir yer altı zenginliği varmış. Görüyorum ki; bu ekonomi modeliyle herkese 500 TL vatandaşlık maaşı verilecek, asgari ücret 3000 TL olacakmış. BTP iktidarının 18. ayıyla birlikte, elektrik bedava olacakmış. Doğan her çocuk için ailelere ödenecek 15.000 TL de cabası. Anladığım kadarıyla bu değirmenin suyu da "para basmak"tan geliyormuş. Bildiğin böyle, durmadan para basacakmışız para basma makineleriyle.
Sorarım sizlere, nasıl oturup da inanarak okuyayım ki ben şimdi önümdeki ekonomi kitabını? 161 sayfa burada "Demand for goods" diyor, "Changes in income" falan diye saçmalıyor. Farkında değil mi bu insanlar Haydar Baş'ın? Farkında değiller mi "Milli Ekonomi Modeli"nin? Hâlâ neyin mücadelesini veriyoruz ki? Çalışmayacağım ulan. İş, aş, Haydar Baş!
s.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Nazar..

2010, Şubat ayı. İzmir. Sömestr tatilinin son bir haftasına girilmişken, akşam akşam rahat batıyor, halı saha maçı yapmaya karar veriyorum buradaki dostlarımla. Mekan, İzmir'in güzide olmayan liselerinden, "İnönü Lisesi". Kalkıyoruz gidiyoruz.
Karşılaştığım görüntü son derece ürkütücü. Zira "Halı saha" diye gittiğimiz yerin parkeyle kaplı kapalı bir spor salonu olduğunu görüyorum. Her türlü pisliğe, sakatlığa müsait bir alan yani. Hele kendini yerden yere vuracak bir kaleciyseniz. Kaderimin kollarına bırakıyorum kendimi, dalıyorum sahaya. Sahadaki insanların sadece ikisini tanımam ve bu iki insandan birinin maçın hemen başında talihsiz bir sakatlık geçirerek oyundan çıkması, beni zaten yeterince geriyor. Bir de bunun yanında rakip takımın 40-45 yaşlarındaki balina görünümlü 130 kiloluk forvet oyuncusu amca, sıkıntımı ikiye katlıyor.
Maçın son on dakikasına kadar iyi kötü bir performansla, sakatlık çıkmadan giriyoruz. Güzel. Lakin uzaklardan gelen tehlikesiz bir hava topunu bok varmış gibi yumrukla uzaklaştırma çabasına giren bendeniz, heyecanla koşarken karşımdan gelen 130 kiloluk tehlikeyi göremiyorum. Hâl böyle olunca suratımı bu tehlikenin 20 kiloluk omzuna yapışmış halde buluyorum.
...
Olaydan bir ya da iki gün önce Messenger teknolojisiyle iletişime geçtiğim bir arkadaşım, burnumla ilgili birtakım yorumlarda bulunuyor. Burnumun nasıl hokka kıvamında olduğundan, adeta bir kaydırağı andırdığından falan bahsediyor coşkuyla. Sağolsun.
...
Hay skeyim hava topunu arkadaş ya. Hayatını yeşil sahalarda kazanan usta bir file bekçisi edasıyla topu çıkarıyorum belki ama, burnumun kan revan içerisinde kalmasını engelleyemiyorum. Maç bitiyor. Eve gidiyorum. Buz muz.
Aynaya baktığımda burnumda bir terslik seziyorum. Ulan bildiğin yamulmuş burnum? "Anne bu ne?" diyorum, "Baba burnum yamuldu?" diye haykırıyorum. Duyarsız ebeveynimin "Yeeaaa ezik olmuş oğlum bişey olmaz bi haftaya geçer." cevabıyla bir nebze olsun rahatlıyorum.
...
2010, Mayıs ayı. Ankara. Hani lan ezikti? Hani bir haftaya geçiyordu? HA? Okuyorsun di mi anne bunları? Okuyorsun biliyorum. Üç hafta sonra geliyorum, direkt doktora gideceğiz ulan. Halı saha maçındaki 130 kiloluk adam; yaşından başından utan lan. Hava topuna çıkacak yaşın geçti senin artık. Hadi dağılın.
s.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Pena..

Acısıyla tatlısıyla, doğrusuyla yanlışıyla, 20 senelik bir ömrü geride bırakmış yetişkin bir erkeğim. Sakalım falan var. Lakin 12 Mayıs 2010 Duman ODTÜ konserinde belime bağladığım ceketin üstüne düşen penayı çığlık çığlığa havaya sallayan, "Versene lan bi." diyen arkadaşlarını kibarca geri çeviren insan da benim. Üzdüğüm, kırdığım dostlarımdan burada özür diliyorum. Çocukluk ettim. Affedin.
s.
22 Nisan 2010 Perşembe
Twitter..

Sabah kalkar, işer, yüzümü yıkar, dişlerimi fırçalarım. Ekmeğe şokella sürerek, yanında meyve suyu ya da süt içerek güzel bir kahvaltı yaparım. Vaktim yoksa "Ülker Peki" falan yerim. Sonra dersim varsa, derse giderim. Dersim yoksa, bilgisayarımı açarım.
Bilgisayarda muhtemelen Internet'e girer, 3-5 fiks sitemi açar malak gibi bakınmaya başlarım. Maillerimi kontrol ederim. Kaydadeğer bir mail görmem pek ihtimal dahilinde değildir. "Outletim.Com'da YENİLER GELDİ!!1", "GençFB saten atkılar çıktı (Beşiktaşlıyım ulan ben, niye her gün bu mail geliyor bana?!), "Türkiye İş Bankası Hesap Özeti" gibi mailler olur işte genelde. Internete girmemişsem film seyrederim. Seyrettikten sonra Ekşi Sözlük'ü açıp "Hmm ne demişler bakim." diye dolanırım. Film de seyretmiyorsam, mutlaka buraya bir şeyler yazıp çiziyorumdur.
Nadiren spora giderim. Kollarıma mollarıma baka baka, göbeğimi içime çeke çeke, aynanın karşısına geçer dolanırım orada. Çıkınca banyo yapar, ayı gibi yemek yerim. Köftedir, patatestir, bulgurdur.
Akşamları yine bilgisayarın başında oturmuyorsam eğer, bilin ki arkadaşlarımla dışarı çıkmışımdır. Onlarla da çok ilginç bir aktivitem olmaz dostlarım. Oturuz menüden biralara bakarız. Fiyat-Performans açısından en üst düzeyde olan birayı seçerek, gecemize renk katarız. Dışarı çıkmadıysak, okulda "Guitar Hero", "Langırt" falan oynarız. Yemek yeriz yine. Ne bileyim.
Neyse sadede geliyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, siz sevgili arkadaşlarım; siz de benim gibi yaşıyorsunuz. Çok çılgın hayatlarınız olmadığını ibretle izliyorum. Siz de köfte patatesle bulgur pilavı yiyen insanlarsınız. O halde soruyorum. Neden Twitter'a girip ne yaptığınızı yazıyorsunuz lan? Bana ne mına koyim sizin ne yaptığınızdan? En fazla orada burada "Bi ellilik alıyım ben." diye bira söylüyorsunuz yani. Hayret bir şey ya.
s.
17 Nisan 2010 Cumartesi
Net..
Mediamarkt'a girdim dün kadim dostlarımla. Beyazın ve kırmızının birleştiği yer olan bu güzide mağazada dolanırken, telefon reyonlarının önüne geldim. Nokia'sından LG'sine, Motorola'sından Samsung'una yüzlerce telefon sıraya dizilmiş, müşterilerin ellerinde oyuncak olmuştu. Herkes bütçesine ve zevkine uygun modeli bulmak için yoğun bir arayış içerisindeydi. Görevliler vatandaşların yardımına koşuyor, "Maximum Card'a 4 taksit var." diye ürünleri pazarlıyorlardı. Her şey çok güzeldi. Ta ki ben gelene kadar.
"Abi Nokia'dan başka telefon kullanılmaz." dedim.
Net konuştum. Acıma duygum yoktu. Sony Ericsson, General Mobile, Motorola... Yıllarını telefon sektörüne vermiş bu firmaları ve senelerce okuyup teknolojiyi bir adım ileriye taşıyan bilim insanlarını, mühendislerini bir cümlemle siliverdim orada. Hemen yanıma geldi Nokia dışındaki telefon firmalarının yöneticileri tabii. "Pardon." dediler. "Nokia'nın olduğu bir piyasada telefon satmaya çalışmak tamamen bizim hadsizliğimizdi. Bütün ürünleri toplatıyoruz, yarın da kepenkleri indiriyoruz firmanın."
"Biraz da üst baş bakalım." diye düşündüm, Koton'a daldım. İlkbahar-Yaz kreasyonun cıvıl cıvıl ürünleri, raflarda alıcı bekliyordu. Doğanın içinden güzel renkler, Koton firmasının tasarımcılarının birikimiyle harmanlanmış, ortaya bu koleksiyon çıkmıştı. Soluma baktım, üç beş gömlek gördüm. Sağa döndüm, tişörtlere bir göz gezdirdim. Karşı tarafımda kot pantolonlar diziliydi. Arkamı döndüm, dostlarımı gördüm.
"Abi hiçbir şey yok burada çıkın." dedim.
Giyim sektörünün demirbaş firmalarından Koton da, netliğimden nasibini almıştı. Hemen yöneticiler geldi tabii. "Pardon." dediler. "2010 sezonunu yapamamışız, hata olmuş. Kısmetse 2011'e iyi bir koleksiyonla geleceğiz." Tasarımcılar, kasiyerler yastaydı. Koca sezon, bir cümlemle kapanmıştı. Hemen benzinler döküldü, 2010 yaz sezonu yakılarak tarihe karıştı.
Zor bir gündü. Dile kolay; giyimin ve elektroniğin devlerini bir kalemde silivermiştim. Binlerce kişiyi işsiz bırakarak, ocaklar söndürmüştüm. Artık biraz dinlenme vaktiydi. Dostlarımla birlikte birkaç bira almak üzere daldım markete. İflah olmaz bir Efes Extra sever olarak haliyle Efes dolabına yöneldim. Arkamdan zavallı bir pazarlamacı kızcağız, "Tuborg almaz mıydınız?" diye sesleniverdi.
s.
30 Mart 2010 Salı
Rüya 3: Marlon, Vivien & Ben..
Efendim ödev teslimlerine, sınavlara ramak kala, ders çalışmam gereken yerde, ben "Skerim böyle işi." diyerek 5 günlük mânâsız bir İzmir seyahati yaptım. Dün gece güzide seyahat firmalarımızdan "Anadolu"nun 23.00 otobüsüyle Ankara'ya doğru yola çıktım. Bileti daha önceden online olarak satın alan bendeniz; gerizekalı olduğum için, orta kapının önündeki koltukları seçmek niyetiyle orta kapının arkasındaki koltukları seçmişim. "Ee ne var lan bunda?" diyenler için, satın aldığım koltuklarda ayakları öne uzatmanın imkanı olmadığını belirteyim.
Hâl böyle olunca, bana sıkıntılar bastı. Uyku haram oldu. Uşak vilayetine kadar gözümü kırpmayan ben, mola yerinde içtiğim yayık ayranın etkisiyle, dönüşte kendimi rüya aleminin dehlizlerinde buldum.
Rüyamızı siyah-beyaz olarak film tadında gördüğümüzü baştan belirteyim. Rüyamızın başrollerinde ise beyaz perdenin ağır topları Vivien Leigh, Marlon Brando, bir de ben varım.
İlk sahnede henüz Marlon ortalarda yok. Bizse Viven Leigh ile birlikte yine şehirlerarası bir otobüste Ankara'ya doğru ilerliyoruz efendim. Koridor tarafında ben, pencere kenarında ise Vivien var. Daha doğrusu Vivien'in ayakları var, suratı yok. Tıpkı yukarıdaki gibi. Yolculuk esnasında ayaklarımı uzatamayan ben, muhtemelen bu olaydan çok etkilendiğimi ve durumun bilinçaltıma bu şekilde girdiğini tahmin ediyorum. Neyse. Sessiz geçen yolculuk esnasında muavinin "Kaptan binecek var." sesiyle irkiliyoruz. Otobüs yavaşlıyor, "Psssssss." sesiyle kapılar açılıyor. Ağır adımlarla otobüse binen, Marlon Brando'dan başkası değil.
Bir Marlon Brando düşünün ki 23 otobüsüyle AŞTİ'ye gidiyor dostlar. Bir Marlon Brando düşünün ki muavine "Bu topkeklerin meyvelisi yok mu yeğenim?" diye soruyor, elindeki Türkmensu(c) marka suyu yudumluyor. Mola yerinde inip tuvalette "Yine kabız olmuşuz mnakii, hava değişiminden oluyo hep." diye düşüncelere dalan bir Marlon Brando düşünün lütfen. İşte o Marlon, bizimleydi otobüste. Kendisiyle selamlaşmamızın ardından, Vivien ve benim oturduğumuz koltukların hemen önüne, koridor tarafına yerleşti. Muavinden su istedi. Etrafı izledi. "Yanımız da boşmuş iyi yayılırız." diye düşüncelere daldı belki de.
Yolculuk sürerken, ben Vivien Leigh-Marlon Brando ikilisinin 1951 yapımı "A Streetcar Named Desire" adlı filmde başrolleri paylaştığını, birbirlerini gayet iyi tanıdıklarını birden fark ettim. Lakin Vivien'in ters oturuşundan olacak ki, Marlon otobüste yalnızca beni selamlayarak yerine geçmişti. Hemen dürttüm önümdeki Brando'yu. "Abi" dedim, "Vivien abla da burada, ona da merhaba de istersen, görmedin herhal."
Yanılmıştım. Marlon kulağıma eğildi. "Olm ayakları kafa yerinde olduğu için yengenin kafası da benim yan koltuğun altından çıkıyor. Bağladım manitayı öpüşüyoruz biz burada." diye durumunu anlattı bana. İçimden "Vay çakal." diye geçirdim, "Tamam abi keyfine bak sen." diyerek döndüm önüme.
Saat 7 sularında uyandığımda; ne Marlon ne Vivien oradaydı. Pencereden Başkent Üniversitesi'nin sarı otlarla kaplı kampüsünü gördüm. İleride oturan bir amca, "Vişne suyu var mı yeğenim?" diye haykırdı. Zor bir gün beni bekliyordu.
s.